16 Mart 2015 Pazartesi

Tarçınlı Kurabiye

İnsan gece uykusundan "Tarçınlı Kurabiye" diye uyanabilir mi? Ben uyandım ve tarif bende olmadığı için aramaya koyuldum. İlk bulduğum tariflerden biriydi Tarçın Tadı'nın şekilli kurabiye tarifi http://www.tarcintadi.com/2013/01/sekilli-kurabiye.html

Ofistekiler ve ben bu tarifi çooook sevdik.

Afiyet olsun....


Duyduk Duymadık Demeyin

Makyaj blogu sayfasında bir çekiliş yapıyor ve oriflame'den çoook güzel hediyeler veriyor eğer sizde katılmak isterseniz aşağıya  tık tık :)

makyajblogum hediye çekilşi

15 Mart 2015 Pazar

Artık Havalar Isınsa Fena Olmaz



Geçen hafta yaz tatili biletini aldım haliyle içim kıpır kıpır....

Üstüne birde mağazalara ilkbahar yaz koleksiyonları düşmeye başlayınca bir an önce yaz gelsin, o uçuş uçuş elbiseler, şortlar, minileri giyilsin istiyorum.

Bu sene gerçek anlamda kışı yaşadığımızı düşünüyorum, sizce de artık bahar gelme zamanı gelmedi mi?

Geçtiğimiz yazlarda yaptığım gibi bu yazı da pantolonların  içinde geçirmek gibi bir niyetim çok şükür yok :)

Baharda ise aşağıdakiler gibi olmak istiyorum. Ve en çokta ortadaki elbiseyi....

Bu arada iyi haftalar....





12 Şubat 2015 Perşembe

Kiehl's



Merhabalar,

Yaklaşık bir ay önce hatta gününü vermek gerekirse tam tamına 10 Ocak günü Capitol Kiehl's e uğradım. Neredeyse her yerde öve öve bitirilemeyen Kiehl's ürünlerini deneyim, çok hassas olan cildime geleceğe yönelik bir yatırım yapayım bari dedim. Yatırım sözünden anladığınız üzere bir hayli para gömüldüm.

Mağazanın tasarım çok hoş, herkes gibi onda hemfikirim. Çalışanların ilgili olması konusunda da yazılanlara sonuna kadar katılıyorum. Mağazaya girdiğinizde size önce bir cilt analizi ve nem oranı ölçümü yapılıyor. Benimki hem nemsiz hem normalden yağlıya dönük çıktı ki ben hep hassas ve kuru ciltlere yönelik ürünleri kullanırdım.

Bana önerilen ürünler ise şu şekilde oldu, önüme bu kadar ürün konulunca korkmadım desem yalan olmaz.

Cilt temizleme ; Candeluda Deep Cleansing Foaming Face Wash 
Tonik ; Calendula Herbal Extract Alcohol-Free Toner
Gündüz kremi; Rosa Arctica
Peeling; Pineapple Papaya Facial Scrub
Kil Maskesi; Rare Earth Pore Cleasing Masque
Gece kremi; Midnight Recovery Concentrate
Göz kremi; Poweful Wrinkle Reducing Eye Cream
Nem serumu; Hydro-Plumping Re-Texturing Serum Concentrate

Bu ürünler içerisinde gece kremi, göz kremi ve nem serumunu almadım. Ama deneme boylarını aldım. Çalışan bu konuda çok bonkördü, yaklaşık bir aylık ürünü deneme boyu olarak verdi.

Şimdi gelelim benim deneyimlerime; Kullanmaya başladığım ilk günlerde cildimin kurumaması, nemlenmesi ve temizlendiğini hissettim. On günün sonunda gözle görülür şekilde yüzümün canlandığını hissettim. Üçüncü haftada ise yüzüm resmen sivilce tarlasına dönüştü. Mağazayı aradığımda cildin alt katmanlarındaki kirleri temizlendiğini ve bu sebeple sivilcelenme oluştuğunu söylediler. Sivilceli bölümlere akşamları temizleme sonrası kil maskesi sürmemi tavsiye etti.Sivilce üzerine sürünce sivilceyi kurutuyor ama yüzümün tamamındaki sivilce oluşumu hala devma ediyor. Pıt orada pıt burada.

Şimdiye kadar kullandığım tüm ürünler ile kıyaslandığında en iyisi diyebilirim. Cildimi yatıştırdı, kılcal damar çatlamaları ve kızarık görüntü ciddi anlamda azaldı, Gözeneklerim sıkılaştı ama maalesef bu üründe her yeni ürüne geçişimde yaşadığım sivilce oluşumunu engellemedi.

İyisiyle kötüsüyle bende ürünü tanıttım kararı size bırakıyorum.

Sevgiler....

11 Şubat 2015 Çarşamba

Küçük Prens


Benim mi çocukken dikkatimi hiç çekmedi yoksa o dönemler bu kadar populer değil miydi inanın hiç bilmiyorum ama benim Küçük Prens'le tanışmam üniversite birinci sınıftayken olmuştu. Sınıf öğretmenliği okuyan oda arkadaşıma verilen okuma listesindeki kitapları onunla birlikte yalayıp yutmuştum ancak bunu belkide çocuk kitabı olması nedeniyle es geçmiştim.

10 senedir de bu es geçmeye de devam ettim taki geçen gün D&R'da çok satandarda üçüncü sırada görene kadar.Bitirir bitirmezde ne kadar büyük bir kayıp yaşadığımızn farkına vardım.

Bir cümlede özetlemem gerekirse; büyükler için yazılmış çocuk kitabı. Hadi içinizdeki çocuğu biraz uyandırmanın kimseye zararı olmaz.

"Sevdiğin çiçek milyonlarda yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa yıldızlara bakmam mutluluğumuz için yeterlidir".

10 Şubat 2015 Salı

Kürk Mantolu Madonna


"Madem ki o karşımdaydı ve benimle konuşuyordu,artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve manasızdı"

1943 yılında yazılmış bir romanın üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen hala çok satanlar listesinde olması enteresan bir durum olsa da kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz sonsuza kadar orda kalması gerekliliğini.

Çevremizde bulunan insanlarla ilgili muhakkak görüşlerimiz vardır peki onlarla ilgili ne kadar bilgi sahibiyiz.

Antalya dönüşünde hava alanından aldığım bu roman ilk sayfalar sıkıcı gelse de ilerleyen sayfalarda kendine sıkı sıkıya bağlıyor.

Ben kitabın resmini çekerken azmanımsa gözlüklü şirin'in peşindeydi.


6 Şubat 2015 Cuma

Her Derde Deva


Maalesef artık Bepantol adı altına satılıyor.


5 Şubat 2015 Perşembe

Best Pizza in Town ; Bafetto


Yaklaşık üç haftadır devam ettiğim rejimi haftasonu biraz esnetmeye karar verdim. Pazartesi nasılsa Zumba'ya başlayacaktım, kendimi biraz şımartmanın kimseye zararı olmazdı.

Fırsat bu fırsat dedim ve kendimi Bafetto'ya attım. İnce hamuru, kaliteli ve taze malzemeleri, sunumun ve mekanın tatlılığı ile diğer pizzacılara göre pahalı olsa da kesinlikle şehrin en iyi pizzacısı ünvanını sonuna kadar hakediyor.

2 Şubat 2015 Pazartesi

Yeni cicilerim


Çanta konusunda son derece ketum olan yılda bir taneyi bile zor alan, bir çanta almak için kırk yıl düşünen ben, söz konusu ayakkabılar olduğunda bir o kadar esnek olabiliyorum ve kendime her seferinde şaşırıyorum.

Resimdeki bu iki güzelliği de aslında Rayban clubmaster almaya gitmişken gördüm ve karşı koyamadım.




Nine West'te %70 indirim devam ederken ve numaralar henüz bitmemişken uğramakta yarar var derim..



Zumba zumba zumba



Berbat bir İstanbul günüden herkese merhabalar...

Günlerden Pazartesi, hava feci karanlık, iç karartıcı olsa da ve benim bu havada hiç çalışasım olmasa da. Hatta ofise geldiğimde masamı yatak bilgisayarımı yastık olarak görsem de. Bugün çok ama çoook heyecanlıyım. Resimden de anlaşılacağı üzere bugün tekrar Zumba'ya başlıyorum.

Güzel bir hafta dileğiyle...

Sevgiler....



1 Şubat 2015 Pazar

Sunday...


Dışarıda Deli Lodos'un olduğu bir İstanbul gününden herkese merhaba.

Her ne kadar sabah başladığım gibi pazar gününe şu resim gibi devam etmek istesemde. Sevgili Medoş'un nişanına gitmeliyim.

İyi pazarlar herkese...

30 Ocak 2015 Cuma

BUSINESS LIFE VOL:1

Küçücüktüm ufacıktım daha henüz 22 yaşındaydım.Mezun olur olmaz çalışmaya başlamıştım.Daha öncesinde çalışmıştım ama tam zamanlı çalışmaya yeni başlamıştım.

Hevesliydim bir şeyler öğrenmeye, ayakları üzerinde duran plaza kadını olmaya. Hoş o zamanlar ki iş yerim plazada olmasa da ofiste sürekli Ceyhun Atuf Kansu'da bulunan bir plazaya taşınmaktan bahsediliyordu. İlk inandığım yalan bu olsa da bende patronlarla beraber plazada olacağımız günleri hayal ediyordum. Patronlar dediysem zaten şirket patronlar ve benden ibaretti.Patron, patronun büyük oğlu, patronun küçük oğlu, patronun yeğeni, Hintli bir mühendis, yemek ve temizlikten sorumlu kadın, sekreter ve yeni mezun Proses Mühendisi ki o ben oluyordum.

İlk aşamada verdiler babam verdiler bana şartnameleri sabahtan akşama kadar onları okuyorum. Ama şartnamelerde tarih yok. Meğersem o şartnameler yapılmış bitmiş hatta çoktan batmış işlere aitmiş.

Sonra çeviri işleri verdiler, evirdim çevirdim durdum.

Sonra beni sevmeye başladılar, proje teklif dosyaları verdiler. İlk aldığım dosya 180 km'lik Basra boru hattı projesi. Olaya bak! Kendimi bir halt sandım ben bayaa bayaa. Teklifi gönderme aşamasındayız.;Patron beni çağırdı ; "bu işi alırsak seni başına geçiricem. Basraya göndericem. erkek gibi kızsın valla". Peki efendim dedim çıktım ama ayaklarım bi yerlerime vuruyor. Her gece yatağa girdiğimde dualar ediyorum. İhaleyi almak için.

Gel zaman git zaman bana başka bir şartname verdiler, bu sefer ise altın çıkarma tesisinin borulama işiydi yine. Bu sefer daha çok çalıştım. Gittim keşif yaptım. Sabah akşam yemeden içmeden teklif hazırladım, çiçek gibi ihale teklif dosyası sundum. Patron çok beğendi. Ve yine bu iş olsun seni başına geçiricem, sahayıda görürsün, sen zaten çok rahatlıkla altından kalkarsın.... senin için iyi olur dedi. Yine peki efendim dedim.

Bir gün yine beni çağırdı, şöyle iyisin, böyle iyisin diye sürekli gaz veriyor demesin mi Almanlarla konuştum ben seni bizim küçük oğlanla Almanya'ya bilmem ne tesisine çalışmaya göndericem.  Ben artık uçuyorum. Ama bu sırada iki ay olmuş maaş alamıyorum.

Maaş alamıyorum ama havam binbeşyüz, grand tuvalet bakanlıklarda görüşmelere mi katılmıyorum, sanayi odası başkanlarıyla toplantılara mı girmiyorum.

Ardan bir ay daha geçti bu adam beni yine çağırdı ama bu sefer mutfağa. Kızım biz battık dedi. Yaa geçmiş olsun efendim falan derken yapıştırmasın mı, Yani artık çalışamayacağız birlikte diye ama böyle gözleri dolu dolu adamın. Olur mu efendim o kadar ihaleye hazırlandım ben, alırız birisini, hallederiz, olmadı gider ben birebir konuşurum şunla aram iyi bunla aram bilmem ne falan diyorum. Demesin mi bana gerek yok ben onların hiç birine teminat mektubu veremedim diye. Oldu mu benim hazırladığım tüm dosyalar tuvalet kağıdı.

Sonuç dersen yok işte birşey aldım eşyalarımı çıktım oradan şansıma iki gün sonra başka bir iş buldum orada başladım. O iş macerası ise başka postun konusu olsun artık....

Sevgiler,,,

25 Ocak 2015 Pazar

HOW WOULD BE HARD STOP EATING


Yaklaşık olarak iki haftadır rejimdeyim. Rejime başlamadan önceki haftamda ise yılbaşı kutmaları sebebiyle deli gibi yedim içtim. Hemde hergün... Ondan öncesinde ise yine rejimdeydim....

Ne güzel 2 kilo verdim diyordum ama son üç gündür sabah ve akşam tartıda gördüğüm rakamlar motivasyonumu düşürmüş durumda. 

Artık tek beklediğim şu son 10 gün. Ay başına kadar en azından mevcut halimi koruyabilirsem ay başında zumbaya başlarım takır takır gönderirim fazla mıncıklarımı ama şu on gün offfff.

İşin kötü tarafı gerçekten aç olduğum için değil, sırf oburluk yapmak için daha da doğrusu iş olsun diye birşeyler yemek istiyorum. Ama bunun içinde hiçbir harekette bulunmamak en güzeli.

Susuuuun ofisten gelen simit alalım sesleri.....

HAPPY FOR NEW COAT



Havalar nasılda soğudu değil mi. Hatta bugün İstanbul'a yağan kar ve beklenen kar fırtınası yüzünden sokağa çıkarken sıkı sıkı giyinme zamanıdır. Tabi ben su sıkı giyinme işinden bu aralar inanılmaz keyif alıyorum. Neden dersen iki hafta önce muhteşem bir palto satın aldım.





Kendimi bildim bileli uzun paltolara hayran olmuşumdur. Ama bana hep 30 plus içinmiş gibi gelirdi ve hayalimdi 30 yaşına gelince kendime upuzun beli kemerli siyah kürk yakalı bir tane edinecektim. E 30'a üç kaldığına göre yakın bir modelden alıştırmalara başlayabilirim değil mi.


Sonsuz sevgiler....

Palto : Park Bravo

LEOPAR INSPIRATIONS

Bana göre leopar deseni en çok aksesuarlarda, aksesuar içinde de en çokta ayakkabıya yakışıyor. Ceketler, bluzlar, etekler pantalonlarda belki güzel olabilir ama bir elbise kesinlikle kabus olmalı... "Kaçıııın Darıca'dan kaçan leopar Cadde'de görüldü" .

Tabi birde leopar deseni olacaksa malzemede kürk dokusunu yaşatmalı biraz bence. Öyle kumaş, latex falan olmuyor. Giyeceksen hakkını vereceksin, sahte kürkten kısa tüylü yada süet kumaşlar var onalardan olacak. (tabi ben hala ayakkabıdayım)

Çok severim, özellikle siyah ile çok kullanırım. Siyah pantalon siyah gömlek leopar babet üçlüsünenayılırım. Zaman zamanda little black dress altına stiletto olarak tercih ederim. Ama yukarıda yazdığım kombinler haricinde gördüğümde 80'ler Harika Avcı'yı hatırlarım. 

Çocukluk anılarıma kazınmış bir ikilidir Harika Avcı ve leopar desen. Ya sizin?


Aşağıdaki kombinler ise internette gezerken gördüğüm, beğendiğim kombinlerden yalnızca ikisi...




REALIZE

Bugün uzun zamandır yazıları sadece yazıp yayınlamadığımı fark ettim. Bu sebeple bugün arka arkaya birkaç post yayınlanmış oldu. Sevgili okuyucu yada sadece ben o yüzden şaşırma ne oluyor, ilham perisi sardı her yanımı sanmayasın.

Sevgilerimle,


AN EXHIBITION DIARY ; DÜSSELDORF

Geç kalmış bir gezi yazısı olsa da gidilmiş yere bir kere gidilmiştir ve tecrübelerin paylaşılması gerekir der Hiloli. Ve durmaz yazmaya başlar 2014 Mayıs ayında fuar için gitmiş olduğu Düsseldorf'u.

Gündüz 12 gibi inmiş olduğumuz Düsseldorf'da bizi güneşli bir hava karşılıyor. Aç midelerimize kulak verip eşyaları otele atar atmaz "Altstadt"a gidiyoruz. Akşam yemeğinde adam akıllı birşeyler yeriz diye hafif geçiriyor, sosis + patates kızartması ve Weisbier'dan şaşmıyoruz.


Düsseldorf oldukça küçük ama son derece planlı "Avrupa'nın fuar merkezi" denilse yalan olmayacak bir şehir. Yıl boyunca neredeyese her hafta farklı sektörlerin buluştuğu dünya üzerindeki en önemli fuarların merkezi "Messe".



Marktplatz

Hem yağmurdan kaçalım hemde bir Pazar ayini görmüş olalım diyoruz ki; vaftiz ayini ile karşılaşıyoruz.

Rhein nehri

Alstadt sokakları


Avrupa'da görmeye alıştığımız manzaralar

Şehre adını veren Königsalle üzerindeki Düssel deresi

Marktplatz gece görünümü

Düsseldorf'un meşhur likorü "Killepitsch"in olduğu bar Altstad'da köşede ve çalışanların tamamı kadın.



Küçücük barda asılı avizeye bayıldım.

Otelimiz Elbroich Henkel fabrikasının olduğu bölgede ve tamda bu sebeple Henkel Mahallesi olarakta geçmekte.


19 Ocak 2015 Pazartesi

SOMETIMES YOU HAVE TO WAIT


Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Motivasyonum biraz azaldı neden mi dersin bir şeyi yaptığım zaman tam olmasını en güzeli benimkinin olmasını istiyorum ama eldeki imkanlar sınırlı olunca da hevesim kaçıyor. 

Açıkçası ben bol görseli olan şeyleri okumayı seviyorum bu nedenle aman kimse beni okumuyor diye de yakınmayacağım. Ama kimsede okumuyor onu da biliyor, üzülüyor ve motivasyonumu kaybediyorum. 

Neyse sayın okuyucu yada sadece ben bundan sonra görsel olsa da olmasa da yazıcam. Canım istedikçe yazıcam. Nasılsa birgün güzel bir makinada alırım o zaman koyarım resimleri.

Sevgiler,

Resim OHA Süheyla'nın instagram hesabından alınmıştır.

31 Aralık 2014 Çarşamba

I WISH A YEAR AS A CHOCOLATE




Geçen seneki gibi ben bu senede her yerim çikolata olmuş, şekerim tavan yapmış bir halde postumu yazıyorum.

Yılın bu zamanları iş anlamında en yoğun olduğum dönemler olsa da benim en sevdiğim zamanları neden mi dersiniz. Hergün birdolu paket gelir, bir sürü yılbaşı organizasyonu düzenlenir, bol bol alışveriş yapılır, hediyeleşmeler olur. 31 aralık gecesi milli piyango çekilişi vardır heyecanla tv'y bakılır bu sene zengin oldum mu acaba diye, bunun gibi aklıma gelen gelmeyen heyecanlar yaşanır.


Tabi her sene birçok radikal karar alınır. Bu sene mutlaka o 5 kilo verilecektir. Daha mutlu olunacaktır, sevdiklerinle daha çok vakit ayıracaksındır, o hayallerini kurduğun tatile mutlaka gideceksindir. 

Unutma geçen sene de aynı kararları almıştın ama uygulamadın. 

Ama bu sene uygulamak için bir sonraki seneyi bekleme, o önüne konan koca pasta dilimini bırak yeme biraz boğazını tutman, daha fazla hareket etmen yeterli olacak zayıflaman için.

Tembellik yapma ara uzaktaki sevdiklerini, yada kalk git ziyaretlerine...

İşinden sıkıldın ya, gir nete sana göre bir işi bulacaksın,ayrıl o işinden.

Alma o badiyi biriktir paranı git tatiline,

Kısaca bırak artık ertelemelerini...

Mutlu senelere.....




26 Aralık 2014 Cuma

AMSTERDAM EXPERIENCE - Amsterdam Gezi Notları


İstanbul Atatürk Havalanı'ndan 11:20'de kalkan uçak ile "Bisikletler Şehrine" yolculuğumuz başlıyor. Yaklaşık üç saatlik bir uçuş sonrası Amsterdam Schipol Havalimanı'ndayız. 3. terminale inen uçağa dönüşte de 3. terminalden biniyoruz. İnen ve binen yolcular aynı yerde olmuş olduğu için kafama biraz karışıyor ama uçaktakileri takip edince doğru yolda olduğumu anlıyorum. Alta kata inip Pasaport Kontrol'den çıktıktan sonra bizi karşılayan "Train Ticket" bankolarından biletimizi alıp, bir alt kata inerek "Central Station"a giden trene biniyoruz. Almanya'da olduğu gibi herhangi bir engele takılmadan (bizdeki gibi turnikeler yok), bilet falan da almadan trene binebilir ancak sık sık yapılan denetimlere yakalanırsanız can sıkıcı durumlar yaşayabilirsiniz.


Eşyalarımızı otele bırakıp şöyle bir şehri turlayalım diyoruz. Otelimiz "Central Station"un hemen yanı balındaki "IBIS". Üç yıldızlı olsa da temizlik ve hizmet son derece kaliteli. Otelde kalmayı planlıyor iseniz tavsiye ederim. Ekim ayı gelmiş olmasına rağmen (biz Kurban Bayramı tatilini değerlendirmeye gittik) sıcak bir hava var, tişört ile dolaşılabiliyor ama yine de tedbiri elden bırakmayıp yanımıza ceketlerimizi alıyoruz.

Kısa bir şehir turunun ardından Rokin Kanalı'nın başlangıcında bulunan "Heineken Bier"da biralarımızı yudumlarken güneş batıyor.



Amsterdam deyince ilk akla gelenler; coffeshop'lar ve Red Light District. Arkadaşlarımızdan almış olduğumuz tavsiyelere uyarak Spui Caddesi'ndeki CoffeShop "Abraxas"a gidiyor ilk denemeyi yapıyoruz.

Akşam yemeğimizin ardından "Red Light District"e gidiyoruz. Almanya'da tatil ve günlerden Cuma olması sebebiyle iğne atsan yere düşmüyor. Kanal kenarındaki dükkanlara kadınlar sıra sıra dizilmiş. Kimi dans ediyor, kim sigara içiyor, kimi mesajlaşıyor. Sokakta ise kadın-erkek hatta kimileri çocukları ile rahat rahat dolaşıyor. Dükkandaki kadınlar fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar ama bazı yazılanlar gibi kameraların alınıp yere atılması gibi bir durumda söz konusu değil. Kalabalık ve turistik bir bölge olmasından dolayı yankesici tehlikesi dışında sakıncalı bir durum yok. 



Biz katılmamış olsak da meşhur Peep Show'un yapılmış olduğu "Theatre Casa Rosso"yı önündeki sıradan, çok uzaklardan görüyoruz. Kişi başı içkisiz fiyat 40 €, iki içkili fiyat ise 50 €. 

Red Light mıntıkasında kalan Sex Museum'a ilginç bir deneyim olacağını düşünerek giriyoruz. Beklentilerimizin yüksek olmasından mıdır yoksa hakikaten ilgi çekici bir yer olmamasından mıdır bilmem ama hayal kırıklığına uğruyorum. Her kata 2-3 cansız manken serpiştirilmiş ve kalan tüm duvarlar Playboy dergisinden kesilmiş misali fotoğraflar ile kaplanmış. İsmi itibari ile ilginç gelse de gidilmese de olacak bir yer. Giriş ücreti kişi başı 4 €. 

İkinci gün kahvaltıyı yaptıktan sonra Damrak Caddesi bizi dosdoğru Dam Square' e çıkarıyor. Sol tarafta bulunan 22 metre yüksekliğindeki dikilitaş "National Monument" İkinci Dünya Savaşı'nda yaşamını yitirenler anısına yapılmış.



Damrak'dan inerken hemen karşınızda kalan bina ise "Madame Tussauds" isimli balmumu heykel müzesi çok ilgimizi çekmiyor ve yolumuza devam ediyoruz. 



Ortaya doğru geldikçe Koninklijk Paleis'i görüyoruz. Etrafta su falan olmadığına bakmayın Belediye Sarayı olarak inşa edilen günümüzde hala Kraliyet Ailesinin resmi törenlerini düzenlediği binanın yapımına 1648 yılında başlanmış ve temelinde 13500'den fazla kazık kullanılmış. 



Heineken'e doğru olan yürüyüşümüzde Beginhof'a girerek devam ediyoruz. 1346 yılında manastır yeminleri olmadan rahibe olarak yaşayan kadınlar için inşaa ettirilmiş. Rahibeler geçmişte odalarda barınmaları karşılığında yoksullara eğitim ve hastalara bakma hizmeti vermişler. Günümüzde ise bu bölgede sadece bekar kadınlar yaşamaktaymış. Ziyaret 9:00 - 17:00 saatleri arasında yaşayanların rahatsız edilmemesi için sessiz olunması istenmekte. 



Amsterdam'ın en eski evi ise yeşillikler arasındaki bu güzel evler içinde 34 numaralı olanı;


Amsterdam'daki en güzel binalardan biri sayılan Amerikan Otel'i hemen geçince göreceğiniz turuncu tiyatro binası Stadsschouwburg Amsterdam'ın gece hayatının kalbinin attığı Leidsplein bölgesine gelmiş olduğumuzu haber veriyor. Dönüş yolunda birşeyler yemek üzere buraya uğramayı aklımızın bir köşesine not ediyoruz. 



Kanal etrafına dizilmiş güzel evleri ve müzeler bölgesi Museumplein'i geçtikten sonra Heineken Experience'e ulaşıyoruz. 




Heineken Experience Hollanda'nın ünlü birası Heineken'in şehir içindeki eski fabrikası. Depolar, kazanlar, dolum bölgesi,sevkiyat alanı, atları ve at arabaları hepsini görerek şu anda üretim yapmayan fabrikaya giriş yapıyorsunuz. Biranın nasıl üretildiği işletme geziniz boyunca size anlatılıyor.



Daha sonrasında ise gezinin eğlenceli bölümü başlıyor. Bir odaya alınıyoruz biranın içerdiği maddeler anlatılıyor, dokunarak hissettiriliyor. Buradan Heineken filmi izleyeceğiz diyerek film odasına alıyorlar, kendi adıma sıkıcı Heineken tarihini anlatacak bir film beklerken similasyon filmi izliyoruz ve çok eğleniyoruz. Üstüne bir de ödül biralarımızı içiyoruz. Detaylara girmeyeceğim gideceklere sürpriz olsun.

Sonrasında gelen odalarda bazı yerde şarkı söyleyip video çekiyorsunuz, bazı yerde playstation oynuyorsunuz. Benim en eğlenceli bulduğum ise kendi biranızı kendinizin doldurduğu ve uzmanlık sertifikasının verildiği bölüm oldu.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz ve bir bakmışız hediyelik eşya satış bölümüne gelmişiz. Geçirdiğimiz güzel dakikalar hep sürsün diye kendimizi kaybedercesine alışveriş yapıyoruz. Üstüne bir de onlar hediye bardak veriyorlar. Ben bira sevmem diyenlerdenseniz bile mutlaka uğrayın muhteşem vakit geçireceksiniz. Kişi başı giriş fiyatı 16 €.

Yorgunluktan bayılmak üzereyiz otele gidelim diyoruz. Karar verdiğimiz üzere Leidsplein'e oturup yemek yiyoruz. Yolda giderken yine tavsiye üzerine Smartshop'a gidip mushroom alıyor otelde denemek üzere devam ediyoruz. Ben denemiyorum, en hafiflerinden birisini almış olmamıza rağmen Pamuğa dokunuyor midesi rahatsızlanıyor. Mecburen geceyi otelde geçirmek zorundayız. Dikkatli olmakta fayda var bünyeye göre kötü etkiler görülebiliyor, ek tavsiye ise bu yatıştırıcı ürünler sonrası C vitamini alırsanız etkisini yitiriyorlar.

Üçüncü günün sabahı kahvaltıyı önceki günlerde önünde uzun kuyruklar gördüğümüz Damrak Caddesi üzerindeki "Delifrance"da sandviç yiyerek yapıyoruz. Buradan doğruca "Anne Frank Huis"deyiz. Saat 09:00'da açılmasına ve bizim orada 8:40'da olmamıza rağmen uzun kuyruk oluşmuş, beklerken sonsuzluğa uzanmakta...



Anne Frank, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerden 2 yıl boyunca ailesi ve aile dostlarıyla birlikte bu evde saklanıyor. Savaşın bitmesine kısa bir süre kala bu 8 kişi ihbar üzerine tutuklanıp toplama kampına gönderiliyorlar. Anne Frank'ın babası dışındaki kimse toplama kampından sağ kurtulamıyor. Savaş sonrasında babası küçük kızının günlüğünü kitap haline getiriyor ve 60'lı yıllarda da bu evi müze haline getirip,ziyarete açıyor. Evin her yerinde kitaptan bölümler olsa da küçük kızı daha iyi anlayabilmek adına kitabın okunarak gidilmesini tavsiye ederim. Müze giriş ücreti kişi başı 9 €. 



Amsterdam'a verilecek diğer isimlerden birisi de "Müzeler Şehri" olabilir. Bizimde programımız üçüncü gün müze gezme üzerine kurulu... Anne Frank'dan sonra yine Museumplein'e yöneliyoruz. Binası ağzımızı açık bırakan Rijkmuseum'un içi bizi başka türlü kendine haran bırakıyor.



Rijkmuseum'a sırt çantalarınız ile girilmesine izin verilmiyor.(iyi ki de verilmiyor) Bu amaçla giriş bölümüne yapılan ücretsiz vestiyerlere ceketinizi de verebildiğiniz için gezi sırasında büyük rahatlık sağlıyor. Biz burayı gezmek için 2 saat ayırmış olsak da gezerken anlıyoruz ki müze bir tam günde bile ancak gezilir. En azından meşhur tabloları görelim diyoruz. Giriş ücreti kişi başı 15 €.





Jan Steen - "Giyinen Kadın"



Rembrant'ın "Gece Bekçisi"



"Mutfak Hizmetçisi" - Vermeer

Meşhur "I amsterdam" yazısı da "Rijkmuseum"un önünde yer alıyor. Arka kapıdan çıkıp dümdüz devam ederek "Van Gogh Museum"a geçiyoruz. Dünya üzerindeki en büyük Van Gogh kolleksiyonuna sahip müzede fotoğraf çekmek yasak olduğu için resim paylaşamayacağım. Müzenin bazı bölümlerinde bir tartışma sırasında kulağını kesen ressamın yapış tarzıyla ilgili verilen bilgilere oldukça şaşırıyor ve hayranlık duyuyoruz. Giriş ücreti kişi başı 17,5 €.

Müzeleri bitirdikten sonra (en önemlilerini) hemen yanıbaşındaki "Vondelpark"a hem gezme hem de dinlenme amaçlı geçiyoruz. Ama ayaklarımızdan ziyade ruhumuz dinleniyor dersek daha doğru olur. Sonbaharın tüm renkleri gözlerimiz önünde.



Akşam yemeğini de burada hazırladığımız sandviçler ile geçirdikten sonra hava kararması ile beraber görmediğimiz diğer bölgeleri görmek üzere tramvaya atlıyoruz.

Dikkat çeken kuleleri bir zamanlar idamlık mahkumların tutulduğu ve önündeki meydanda infazların gerçekleştiği "Waag" 1617 yılında tartı evine dönüştürülmüş. Köylüler burada ürünlerini tarttırır ve buna göre vergi verirlermiş. 19. yy'de ise aynı bina itfaiye istasyonu olarak kullanılmış. Günümüzde ise bu Orta Çağ'dan kalma bina bir restauranta ev sahipliği yapıyor. 



Son günümüzde otele check-out yapıp valizlerimizi otelin "Luggage Lock"una ücretsiz olarak bıraktıktan sonra hediyelik eşyaları almak üzere yola çıkıyoruz. Damrak Caddesi'nde sıralı dükkanlar yardıma yetişiyor. Hepsinde birbirinin aynı şeyler olduğu için özel bir mağaza tavsiyesinde bulunamayacağım. 

Buradan istikamet; Maritime yani "Het Scheepvaartmuseum". Kanallar ve deniz altındaki ülkenin deniz müzesini gezmeden olmaz diyoruz. Bir zamanların en büyük donanma gücü olan Hollanda'nın denizcilik tarihi ile ilgili bilgiler verilen müzenin önünde bulunan "Amsterdam" isimli gemi ise 1895 civarlarında İngiltere açıklarında fırtınaya yakalanarak alabora olan geminin birebir aynısı.  1990 yılında yapımına başlanmış ve 1994 yılında tamamlanan bu geminin orjinali ile küçük farklılıklar olsa da yapım methodu orjinali ile aynıymış. Giriş ücreti kişi başı 10 €.




Müzeye giderken bolca köprü üzerinden geçiyoruz. Ancak bir tanesi beni oldukça şaşırtıyor. Hemen adak köprüsü yorumu yapsam da kısa bir araştırma sonunda Avrupa'daki diğer örnekleri (Paris ve Prag) insanların aşklarını kilitledikleri köprü olduğunu öğreniyorum.





Son durağımız ise meşhur Hollanda'lı ressam Rembrant'ın "Gece Bekçisi" eserinin heykel halinin bulunduğu "Rembrandtplein"




Kısa ama yorucu geçen 4 günün ardından artık halimiz kalmıyor ve uçak saatini beklemek üzere "Central Station"daki Starbucks'a oturuyoruz. Buradan sonrasında ise yine havalanı ve Türkiye'ye dönüş...



Niewe Kerk

EXTRA BİLGİLER 

Amsterdam yemek kültürü olan bir şehir değil bolca Hindistan ve Ortadoğu yemekleri mevcut. Yemek masrafını minimuma indirmek istiyorsanız Mc Donalds, Burger King veya marketten alacağınız malzemeler ile yapacağınız sandviçler en iyi çözümler olabilir.

Şehrin her yanına dağılmış olan "Albert Heijn" isimli marketten ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz ayrıca sandviç malzemelerini de buradan bulabilirsiniz. 

Bu memlekette insanlar çiçekleri çok seviyor. O kadar ki marketlerde sebze reyonu gibi çiçek reyonu var. 

Her turistik şehirde olduğu gibi yankesicilere dikkat.

Toplu taşıma biletleri günlük 7 €, iki günlük 12€ bu şekilde devam ediyor ve gün içinde sınırsız biniş hakkı tanıyor. Çok yürüyemem diyorsanız tavsiye ederim ama ben yine de şehri yürüyerek tanımak isteyenlerdenim.

Bisiklet sürücüleri çok fena, önceliğin hep kendilerinde olduğunu düşünür vaziyetteler. Yaya yolundayım ben birşey olmaz demeyin ...

Benimle Amsterdam'da bu kadar....

Bon Voyage....